Bırakamayan Muktedirler
Babalar Günü, İktidar, Yaşam, Ölüm ve Ülkemizden Kronos Manzaraları
Hazır Babalar Gününü yeni kutladık ve aklımda kendi çocuklarını yutan Kronos’un1 imgeleri de dönüyor, bırakamamak ve özellikle de bırakamayan erkek muktedirler üzerine yazmak istedim.
Malum bu günlerde ülkemizde bırakamayan erkeğin sembolü Kemal Kılıçdaroğlu. Geçen gün verdiği röportajda da muhteşem bir bırakamama, hatta tutturma performansı sergiledi.2

Bu yazıya başlarken de aklıma nereden duyduğumu hatırlamadığım bir anekdot geliyor. Rivayete göre Kılıçdaroğlu siyasete girmeden önce Demirel ile bir istişare yapmış ve ondan görüş almış. Demirel de ona demiş ki:
“Siyasetin giriş kapısı vardır, çıkış kapısı yoktur.“
Gerçekten de Türkiye siyasetinde emeklilik yok gibidir. Sadece cenaze töreni vardır. Halbuki siyasetçilik özünde bir meslek değil bir görevdir. Ve görevler biter, bitmelidir. Hatta katılımcı demokrasi anlayışı açısından bu görevlerin mümkün olduğunca çok yurttaşa yayılması gerekir. Eski Yunan polis3 modelini hatırlayalım: Polis, yalnızca bir şehir düzeni değil, yurttaşların dönüşümlü olarak kamu işlerini üstlendiği bir örgütlenme biçimiydi.
Ama bizde siyaset bir meslekmiş gibi işliyor. Türkiye’de partilerin içine biraz yakından bakınca “partici abilerin” köşelerini tuttuğunu görüyoruz. Faik Öztrak4 gibi isimler, onlarca yıl boyunca aynı koltukların etrafında dönerek var oluyorlar. Bu yalnızca bireysel bir tercih değil, yapısal bir sorun.
Kronos çocuklarını neden yedi?
Kronos Yunan mitolojisinin en güçlü tanrılarından biridir ve onun mitini anlamak iktidarı anlamak için iyi bir zemindir.
Gök tanrı baba Uranos ve Toprak tanrı anne Gaia’nın çocuğu olarak dünyaya gelen zamanın ve hasadın efendisi Kronos babası Uranos’u devirip tahta oturur. Ama iktidar elbette bedelsiz gelmez ve Kronos’un üzerine uğursuz bir kehanet çöker: Bir gün kendi çocuklarından biri de onu devirecektir. Ve Kronos bu kehaneti engellemek için her doğan çocuğunu yutmaya başlar. Hestia, Demeter, Hera, Hades ve Poseidon’u yutar ama karısı Rhea oğlunu kurtarmaya karar verip bebek diye Zeus yerine bir taşı kundağa sarıp Kronos’a verir. Kronos taşı yutar, Zeus kurtulur, büyür, geri döner ve babasını devirir.
Kronos’un hikayesi, muktedirlerin en eski ve en derin korkusunu anlatır:
“Benden sonra gelecek olan beni silecek.”
Muktedirin korkusu o kadar büyüktür ki kişi kendi geleceğini, kendi soyunu bile feda eder, yeter ki şu an taht elden gitmesin. Tarihimizdeki en çarpıcı örnek de şüphesiz hala bize acı veren bir vaka olarak hatırlanan Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzade Mustafa’yı boğdurtmasıdır. Pek çok tarihçi Mustafa’nın tahta çıkamamasını bir kırılma anı ve Osmanlı’nın uzun çöküşünün sembolik başlangıcı olarak görür. Muhteşem Süleyman en iyi yetişmiş şehzadesinin başını yemiş ve Al-i Osman’ın sonunu getirecek olayları başlatmıştır.
Kronos ve Süleyman’ın hikayesi bugün de çarpıcı biçimde güncel. Kendi çocuklarını yiyen bir baba, aslında kendi geleceğini yiyor demektir. Ülkemizde de sembolik baba liderler şu anda büyük bir iştah ve acele ile sembolik çocuklarının başlarını yerken tüm ülkenin de başını yiyorlar. Peki bunu neden yapıyorlar? Bu kadar mı kötüler?
Yaşam, Güç, İktidar ve Patriyarka
Güç, yaşamın devam edebilmesi için tüm canlıların sahip olması gereken enerjidir. Toprağı delip çıkan filiz, büyüyen çocuk, çalışıp üreten işçi, bu yazıyı yazan ben ve okuyan sen... Hepimiz bir canlılık, bir devinim içindeyiz. Freud bu devinimi libido ve agresyon üzerinden açıklar.5 Bu iki dürtü birlikte gücün yapıcı ve yıkıcı taraflarını oluşturur.
İktidar ise bu gücün düzenlenmiş halidir, gücü kim kullanabilir sorusunun cevabıdır. Evin içinde, okulda, kamusal alanda, örgüt içinde... Kim karar veriyor? Kimin dediği olur, kuralları kim koyuyor? İnsan toplulukları hassas bir iş birliği ve rekabet dengesinde medeniyete ulaşmıştır ve grupların ve kamusal alanın düzenlenebilmesi için gücün nasıl ve kimin tarafından kullanılacağı sorusu kaçınılmazdır.
Geçenlerde bir söyleşide peki güç yaşamsal, iktidar da gerekli ise iktidar ne zaman kötüye dönüşür diye soruldu6 Benim cevabım acı üretmeye başladığında, kapsayıcı olmadığında, karar vericiler insanlardan uzaklaştığında...
Eskiden de krallar büyük şatolara, sarayların tepelerine çekilirdi. Bugün tarihten de derslerle bunun iyi bir fikir olmadığını biliyoruz ve yöneticilerden halkın içine karışmalarını talep ediyoruz. Çünkü fiziksel olarak mesafelenince duygusal mesafe de artar. Kurumsal hayatta da aynısını görürüz, yöneticiler insanları birer kimlik numarası olarak görmeye başlayınca insani duygular azalır. Bu her zaman o yöneticilerin baştan beri kötü biri olduğunu göstermez ama iktidarın insanı zaman içinde kötü bir hale dönüştürebildiğini gösterir.
Bu dönüşümün bir de adı var: Hubris Sendromu7 Uzun süre iktidarda kalmış lider pozisyonlarında görülen bu tablo gücün biriktiği her insan örgütlenmesinde görülür. Aile, şirket, dernek, siyaset, spor kulübü, sendika... Belirtileri hep benzerdir: Pozisyonla kimliğin füzyona girmesi, kendini kurumla özdeşleştirmek, eleştiriye ve itiraza tahammülsüzlük, “ben kurtarırım, ben bilirim” hissinin çoğalması, gerçekle temasın zayıflaması. Mesele yaşlanmak da değildir, yaşlansa bile böyle olmayan çok insan da vardır, Hubris Sendromu kaçınılmaz da değildir. Mesele, gücün kimliğin merkezine yerleşmesi ve kaybedildiğinde kişinin o kaybın yasını tutamayıp pozisyonun gücüne tutunmasıdır.
Peki bu pozisyona tutunanlar neden genelde erkektir? Çünkü ataerkil düzende güç ve iktidar tipik olarak erkekte biriktiği için iktidar pozisyonlarında doğal olarak daha çok erkekler var ve bu bırakamama halini daha çok erkeklerde gözlemliyoruz. Dini metinler de, kısa süre öncesine kadar medeni kanunda da, toplumsal kabullerde de yönetim erkeğe verilmiştir. Ataerkil düzende kadınlar da iktidar kaybı yaşarlar ama bunu “güzellik, gençlik ve doğurganlık” üzerinden yaşarlar, ki bu ayrı bir yazı konusu olur.
Bu bahse yakın zamandan somut bir örnek vermek istiyorum. Malum Aziz Yıldırım yeniden kulüp başkanı seçilmiş ve bir habere denk geldim. Bir kadın üye, Aziz Yıldırım’a “Yanınızda kadın üyeler göremedim, kadın yönetim kurulu üyesi hedefiniz nedir?” sorusunu yöneltiyor. Aziz Yıldırım bu soruya, “Hanımefendi, yönetimin yarısı kadın. Savaşa gidiyoruz savaşa! Onun için kadınlar arka planda olacak.” diye cevap veriyor.
Bu tek cümle, pek çok şeyi anlatıyor. Erkekler savaşa gitmeli, gerçek savaş bulamıyorlarsa sembolik savaşlara gitmeliler, kadınlar ise geride kalıp savaşa gidecek nesilleri doğurmalılar ki düzen işlesin.

İktidarı Bırakmak ve Ölüm
Peki tüm bunlar siyasi iktidar sahnesinde nasıl gözlemleniyor. Her şeyden önce şunu netleştirelim: Siyasete girebilmek için belirli bir ihtiras şarttır. Arzusu olmayan, iddiası olmayan biri sahneye çıkamaz ve çıkmamalıdır. Bu patoloji değil, motivasyondur. Psikodinamik dilde kamu görevine talip olmak, eğer iyi niyetli ise, bir sublimasyon 8 örneğidir. Kişi, kendi içindeki büyüklük arzusunu, fark yaratma dürtüsünü kamu yararına sunar.
Ama kişi yaşıyla birlikte beklediğimiz bilgeliği ve dengeyi kazanamadıysa, o zaman “uğruna kendimi adadığım dava” demeyi bırakıp “bu dava benim eserim” demeye başlar ve bırakamaz. Çünkü bırakmak artık görevden ayrılmak değil, kendinin bir parçasını yitirmek anlamına gelir.
Freud’un “Totem ve Tabu” metninde anlattığı gibi, hayatın devam edebilmesi ve olması gerektiği gibi oğulların tahta geçebilmesi için güce, kaynaklara ve statüye sahip baba ilkel toplumlarda gerçekten de ölürdü. Devir teslim ancak öyle olurdu. Medeni toplumlarda ise bu ölüm artık semboliktir. Sembolik olarak öldürülen baba figürü de içselleştirilir, süperego9 haline gelir ve kurumun vicdanı, yasası, değerlerinin sesi olur.
Türkiye siyasetinde bu sembolik ölümler asla tamamlanamaz çünkü baba figürü ölmeyi reddeder, kitle de bu babaların cenazesini bir türlü kaldırmaz.
Bu sadece siyasette değil, aile şirketlerinde de böyledir. İkinci nesil görevi fiilen devralır, ama baba şirkete gitmeye devam eder, ya da işi kalmaz ama ofisini kapatamaz çünkü bir oda ve bir masa bile olsa orası iktidarını yaşatacak bir yerdir. Bu durumda kurumsal unvanlar durumu yönetmenin zarif bir yolu haline gelir: Onursal Başkan, Onursal Genel Müdür gibi unvanlar bu işe yarar. Şüphesiz bu onursal pozisyonlar zaman zaman oldukça işlevsel de olur, yukarıdaki satırlarda belirttiğim gibi kurumun ilkelerinin sesi, içselleşmiş dengeli bir süperego, ihtiyaç halinde akil bir ses de olabilir. Ama çoğu zaman mumyalanmış bir otorite gibi gerçekten ölene ve devirleri geçene kadar yapının içinde dolaşmaya devam ederler.
Koltuklar, saatler ve kastrasyon
“Yıl 2026 olmuş, psikologlar hala fallik nesnelerden bahsediyor” diyen duydum ama yine de fallik nesnelerden bahsedeceğim. Çünkü fallik nesneler, fallik nesne değildir, onlar Lacan’ın dediği gibi eksikliği kapatan bir gösterendir10. Ve iktidar koltuğu tam da bu işlevi görür.
Düşünün: Koltuk, pahalı saat, pahalı çanta, araba, unvan, markalar... Bunların hepsi birer fallustur: “Ben tam ve eksiksizim” mesajını taşıyan ve gösteren nesnelerdir. Makam bu nesnelerin en güçlüsüdür çünkü hem kişisel hem kamusal olarak özneyi sürekli görünür kılan bir gösteren sunar. Tahtlar ve makam koltukları o yüzden ihtişamlıdır. Siyasetçiler arasında da malum pahalı saatler o kadar revaçta ki düzenli olarak konu ediliyorlar.

“Koltuğa oturmak, makama gelmek” sembolik düzeyde bütünlüğü ve eksiksizliği temsil eder. Bırakmak ise Lacancı anlamda kastrasyon11 kaygısını tetikler, ve doğal olarak hiçbir özne bunu isteyerek yapmaz, kim bedeninin bir parçasını kesilmesini ister ki?
Lacan bize burada keskin bir şey daha söyler: jouissance.12 İktidar, sıradan bir haz kaynağı değildir, Sembolik Düzen‘in dışında, Gerçek‘e13 dokunan, acı dolu bir tatmin türüdür. Bağımlılık yaratır.
Bu durumu anlamak için Yüzüklerin Efendisi’nden Gollum14 karakterini düşünebiliriz. Yüzük Gollum’u mahveder, ama o yine de “kıymetlisini” bırakamaz. Yüzükten aldığı haz acı dolu bir hazdır, tam anlamıyla bir jouissance‘dır. Gollum Yüzüğün kendisini yok ettiğini bilir ama bu bilgi bağımlılığını kırmaz. Aksine döngüyü besler. İktidarla kurulan ilişki de çoğu zaman böyledir, lider koltuğun kendisini tükettiğini hisseder ama bu his bırakma isteği değil, daha da sıkı tutunma refleksi üretir.

Çünkü koltuk sembolik düzende Büyük Öteki’nin15 tanımasıyla ilgilidir. Büyük Öteki, bizi var eden sembolik çerçevedir: Halk, tarih, devlet, medya, kamuoyu. Liderler kitlelerin kendisini yalnızca iktidar koltuğundan tanıyacağını sanar, koltuksuz artık tanınmayabileceğinden korkarlar. O yüzden liderler ölseler bile kendilerini hatırlatacak muhteşem anıtlar dikerler, Augustus’un Roma’da inşa ettirdiği Forum, Mısır firavunlarının piramitleri ve daha niceleri... Etraf bu yüzden kralların yaptırdıkları beni tanıyın, beni unutmayın diye yankılanan yapılarla doludur ve bunlar bugün güzel müzelerdir. Şüphesiz ibret almasını bilen gözler için nice dersler vardır.
Ülkemiz siyasetinden Kronos manzaraları
Halef yetiştirmek liderler için ciddi bir psikolojik tehdit oluşturur. Halef hem devam etmek için sevilmesi gereken, hem de ikame olduğu için tehdit olarak algılanan bir figürdür. Bunu bireysel düzeyde ödipal çatışmada16, şirketlerde pozisyon yedekleme planlamalarında siyasette ise iktidar savaşlarında görürüz. Bu çatışma çoğunlukla bilinçdışıdır. Lider kendine ve çevresine bilinç düzeyinde “Gelecek nesilleri yetiştiriyorum” der ama davranış olarak gelecek nesilleri alttan keser, küçümser ya da gölgeler. Padişahlar güçlü şehzadeler isterler ama aynı zamanda “tahtına oturacak rakipten” de korkarlar. Bu gerilimi yönetecek kadar güçlü bir ego ve bilgelik yoksa sonuç çoğunlukla sert bir kırılmadır.
Ülkemizde de siyasi arenada sert Kronos’vari kırılmalar yaşanıyor bu sıralar, biraz bu Kronos’lara bakalım.
Erdoğan
Kronos’ların Kronos’u tabii ki Erdoğan’dan başkası değil.
Erdoğan’ın kişisel liderlik modeline baktığımızda bunun hiyerarşik, gücü tek bir lider etrafında toplayan ve çoğulcu olmayan bir yapı olduğunu görüyoruz. Yaratılan cumhurbaşkanlığı modeli de Erdoğan’ın zihnindeki liderlik modelini yapısal olarak mümkün kıldı.
Burada psikolojik olarak derin bir katman daha var ki altını çizmek isterim, bizler Erdoğan’ın Büyük Öteki tarafından tanınma arzusunu yıllardır ülkecek sırtlanıyoruz. BOP Eşbaşkanlığından Çamlıca Camii’ne Erdoğan yıllardır idealindeki bazı büyük davalara, yapılara yatırım yapıyor, ölümsüzlük fantezisini siyasi ve mimari olarak dışavuruyor.

“Şahsım” kültü çerçevesinde de görüyoruz ki Erdoğan yaşlandıkça tahtı büyüdü, külliyesi bin odalı, protokol konvoyları yüzlerce araçlık oldu, dikkatli PR çalışmaları ile kutsallaştırılan benliği göklere ulaştı ve Erdoğan o kadar yüceltildi ki artık bir halefi dahi olamayacak hale geldi. Erdoğan sonrası dönem diye kulislerde fısıltı ile bir şeyler konuşuluyor ama bu asla yüksek sesle konuşulabilen bir konu değil.
Bu tabloyu somut bir anekdot üzerinden okuyalım. Şu haberde kullanılan cümleler oldukça ilginç17 Haberde “Cumhurbaşkanımızın yükünü alacak biri...” denmiş ve cumhurbaşkanının yükünü alacak kişi olarak da Berat Albayrak’ı önerilmiş. Ve çok dikkat çekici bir şekilde röportajı veren kişi Erdoğan’ın gazabından korktuğu için olsa gerek “yanlış anlaşılmasın, cumhurbaşkanı önermiyorum, baş danışman öneriyorum” bile demiş ki Kronos arada kendisini de yutmasın.

Bir de tabi ki Erdoğan’ın biyolojik oğlu Bilal Erdoğan var ki zaten kendisini son zamanlarda sık sık hangi sebeple ve makama dayanarak bunu yaptığını bilmediğimiz bir şekilde çeşitli konularda demeç verirken, ülke işlerinde rol alırken ve muhakkak da babasını överken görüyoruz. Bilal Erdoğan’ın babasını övdüğü her açıklamada yine Freud’u anıyorum. Çünkü burada yapılan şey basit bir baba hayranlığı değil, Bilal Erdoğan baba figürünü tarihsel bir aktör olmaktan çıkarıp mitolojik ve kutsal bir konuma yerleştirmeye, Freud’un dediği gibi babayı insan olmaktan çıkıp yasa ve anlatı haline getirmeye çalışıyor. Ki böylece Bilal Erdoğan Tayyip Erdoğan’ın Kronos gibi yutmak istemeyeceği tek çocuğu olmuş oluyor. Örneğin damat - oğul Berat Albayrak çok başına buyruk, baksanıza ortada yok, üstelik de Instagram’dan istifa etti. Fısıltı ile önerilen diğer isimler ise şimdilik sadece birer hayalet ve hiçbiri de Bilal Erdoğan kadar makbul gözükmüyor.
Çünkü Bilal Erdoğan babasını tehdit etmeyecek kadar uysal bir çocuk olarak görünüyor. Tayyip Erdoğan da zamanında sembolik olarak karizmatik bir babanın (Necmettin Erbakan) sembolik oğlu olarak ona “isyan” ederek, Zeus gibi onu alt ederek var olmuştu. Bilal Erdoğan ise babasına isyan etmeyeceği gibi babasının yankısı olarak var oluyor, hatta bu yankı o kadar gerçek ki sesinin rengi bile aynı, gözünüzü kapatınca sakin bir Tayyip Erdoğan’ın sesini duyuyorsunuz.

Bahçeli
Bahçeli hakkında konuşurken mitolojik bir karakter benzetmesi yapmak aslında fazla geliyor çünkü Bahçeli’nin kendisi adeta bir mitolojik karakter. Konuşmaları, söylemleri, imalı halleri... Net konuşmayan, doğrudan ifade etmeyen, her şeyi bir alt metin katmanına taşıyan, kasıtlı dezorganize söylem üreten biri. Ne demek istediğini çözmeye çalışmak kendi başına bir iş haline geliyor ki bence Bahçeli de bunu istiyor.
Bahçeli gizemi bir performans olarak kullanıyor, kendi mitolojik evreninden mesajlarını bize veriyor, mistik dili çözülmesi gereken tanrısal bir enigma oluyor.
Bahçeli, bence ki burası kişisel his, sahneye çıkma hazzından hoşlanan biri. Geçenlerde de yazmıştım, evimin önünde hala kaldırılmamış bir bayram pankartı var ve üzerinde de Bahçeli’nin çatık kaşlı bir fotoğrafı bulunuyor. Metro, taksi durağı, kavşak, trafik ışığı, okul yolu, park girişi, hepsi bir arada ve yaşam akarken her şeyin tam merkezinde Bahçeli bize gözünü dikmiş, suratını asmış bakıyor. Bayram neşeli bir şey ama bayramı mı mübarek ediyor, azarlıyor mu belli olmayan bu çatık kaşlı performans cezalandırıcı ebeveyn, hizaya getiren süperego gibi onunla karşılaşanları sessizce “terbiye ediyor.” Bahçeli de aynen fotoğrafı gibi iki boyutlu bir lider, sahnedeki halini biliyoruz ama kulis halini bilmiyoruz.
Kuşkusuz Bahçeli’nin şu an başını yemek zorunda olduğu bir halefi yok. 2015 yılında MHP delegesi olağanüstü kurultay talebinde bulunup Akşener, Özdağ, Oğan ve Aydın genel başkan adayı olduklarında Bahçeli bunu reddetti ve Erdoğan’ın müdahalesiyle de yerel mahkemeler Bahçeli lehine kararlar aldı MHP’de lider değişikliği böylece engellenmiş oldu18 ve malumunuz Cumhur İttifakı da bu pazarlığın ürünü olarak hayatımıza girdi. Bahçeli kendi partisini tek adam yönetimine bağladı, muhaliflerini tasfiye etti, şu anda halefsiz olarak oturuyor. Başını yiyecek bir halefi olmadığı için çay içip püskevit yiyordur diye düşünmek makuldür.
Kılıçdaroğlu
Diğerleri gibi korkunç bir titan görünümünde olmadığı için yıllarca dede, piro, Gandhi diye tutulan ve desteklenen bu kişi şimdi büyük bir hayal kırıklığı ile görüyoruz ki aslında bir Kronos’muş. Kılıçdaroğlu’nun hepimizi şaşırtan bu dönüşümü ile ilgili daha önce bir yazı yazmıştım, merak ederseniz yazının linki dipnotlarda.19
Ancak kısaca bahsetmek gerekirse Kılıçdaroğlu’nun İnönü - Ecevit, Ecevit - Baykal gibi bir meşru iktidar savaşları geleneğinden gelmediği ve Baykal Kaset Olayı’nın ardından iktidara paraşütle indiği herkesin bildiği bir durum.
Kılıçdaroğlu geçmişindeki hesap uzmanlığı, devlet memurluğu ve ahlakçı yapısıyla senelerce tipik bir “bilen ve güvenilebilecek olgun, sakin adam” profili oluşturdu ve bu profil Erdoğan gibi ceberut bir lider karşısında kitlelere makul bir lidermiş izlenimini verdi.
Ancak bu Kronos'umuz şaşırtıcı bir şekilde gösterdi ki 2023 kurultay yenilgisinden sonra köşesine çekilmiş ama yenilgiyi kabul etmek istemediği için planlar yapmaya başlamış. Sessiz güç Gandhi gerçekten de sessiz ve hatta agresyonunu da transfer eden bir güçmüş, halefinin yutma işini bile kendi yapmak yerine iktidarın yargısına yaptırmak için plan yapmış. Şu anda da seyrediyoruz ki Kılıçdaroğlu bir zamanlar aralarındaki ilişkiyi baba - oğul ilişkisine benzettiği İmamoğlu'nu da, manevi oğlum dediği Özel'i de kendi yutmayıp Erdoğan'a yutturmak için bütün kuvveti ile uğraşıyor.

Nitekim artık yutulmamaya çalışan ülke evlatları olarak biz de anlıyoruz ki arkada bir Kronoslar ittifakı ve pazarlığı var. Ve zamanın tanrıları, bu iki Kronos, Erdoğan ve Kılıçdaroğlu, tüm evreni kara delik gibi içine çökertme pahasına haleflerini yutmak için Mutlak Butlan davası ile adeta bir zaman makinesini çalıştırıp üç sene geriye gitmeye karar vermişler ve şu anda da Kılıçdaroğlu’nun halefi Özgür Özel’i hukuki olarak yutmaya çalışıyorlar.
Ancak bence bir başka zaman makinası davası olan Diploma Davası da özel olarak konuşulmayı hak ediyor.
Kronos’un kehaneti ne idi? Bir gün bir çocuğun seni devirecek. Bizim kehanetteki kişi de tıpkı Erdoğan gibi İstanbul Belediye Başkanlığı’ndan iktidara yürüyen İmamoğlu olsa gerek. Erdoğan İstanbul’u üç kere aldığı için iktidara yürüdüğünü farkettiği İmamoğlu’nu bu yüzden diploma davası ile de sıkıştırmaya çalıştığını absürd bir yargı komedisine dönen süreçten hepimiz takip ediyoruz zaten.

İmamoğlu bu diploma davası üzerine “Artık kimsenin güvencesi yok” demişti ve aslında hukuki bir durumu tarif ediyordu. Ama bunun aynı zamanda toplumsal bir psikoz 20 olduğunun da altını çizmeliyiz.
Lacan’ın Simgesel Düzen’i şunu söyler: İnsanın ayaklarının bastığı zemin semboliktir. Hukuk sistemi, insanın koyduğu kurallar yoldaki şeritler gibidir, o şeritler kaldırıldığında Gerçek kalmaz. Bir diploma 35 yıl sonra geçersiz kılınabiliyorsa, artık hiçbir şeyin sabit bir karşılığı yok demektir. Bu kişisel bir hukuksuzluğun ötesinde, ortak gerçekliğin çöküşü, gerçeklikte delik açılmasıdır.
Freud’un cezalandırıcı süperego kavramı tam burada devreye giriyor. Ne ilginçtir ki zaman tanrısı Kronos haleflerini yutmak için bu iki dava ile gerçekten de zamanı geri aldı. Kaybedeceğini öngören ama bunu kabul edemeyen iktidar, İstanbul’u alan tüm ülkeyi alır kehaneti gerçekleşmesin diye herkesi delirtmek pahasına zemini çökertiyor, gerçeklikte delik açıyor, kendi kayıp sürecinin bedelini tüm topluma yıkıyor. Bu davaların ekonomik bedellerini toplumca her gün deneyimliyoruz.

Öcalan
Kronoslar ittifakının en vicdan sızlatan sahnesi ise başka bir yerde yaşanıyor.
Geçenlerde Öcalan’ın “Selahattin ne yapabilir ki?” sözü 21 bu cümleyi fark eden herkesin yüreğini sızlattı. Tıpkı Selahattin Demirtaş’ın 2016’da 43 yaşında tutuklandığı andaki fotoğrafı ile 2026’daki 53 yaşındaki fotoğrafı yan yana geldiğinde hissettiğimiz o sızı gibi. Tam 10 yıldır Selahattin Demirtaş AİHM’in tahliye kararlarının kesinleşmesine rağmen hala tahliye edilmiyor çünkü şu anda hangi aşamada olduğu kamuoyu tarafından pek anlaşılmayan Barış Süreci’nde Demirtaş’ın bir pazarlık nesnesi olduğunu sadece tahmin edebiliyoruz.
Demirtaş siyaset sahnesine çıktığında zekası ve hitabetiyle Kürt seçmen kitlesini aşan, daha eşit ve adil bir ülkede yaşamak isteyen geniş bir kesimde karşılık bulan bir figürdü. Kürt siyasi partileri olarak bilinen yapılarla mesafelenen kesimler bile Demirtaş sayesinde bu mesafeleri kısaltmış, en azından meraklanmıştı. Burada bir umut, bir ihtimal vardı.
Ama “Seni başkan yaptırmayacağız” çıkışı, Erdoğan’ın affedeceği bir cümle değildi. Kılıçdaroğlu’nun 2016’daki dokunulmazlıkların kaldırılmasına verdiği “evet” oyunun Demirtaş üzerindeki bedelini de buraya not etmek gerekiyor. Geçen günkü röportajla birlikte, Kronoslar ittifakının Demirtaş’ı nasıl yuttuğunu bir kez daha acıyla hatırlamış olduk.
Şimdi ise belli ki tüm Kronosların bazı hesapları var ve Abdullah Öcalan’ın adı da yıllarca baş düşman konumunda olan Bahçeli tarafından bir süre önce dolaşıma sokuldu. Öcalan için statü ve umut hakkı konuşulurken Demirtaş’ın ne olacağı ise belli değil.

Öcalan’ın aynı röportajından alıntıladığım şu sözlerini okuyalım:
“Yahu adım atan ben, katkı yapan benim. Ama ‘Öcalan ile olmaz’ diyorlar. Engel benmişim gibi. Bu durumda ya beni öldürmeli ya da benim kendimi öldürmem lazım. O zaman başkasını bulun, çözsün. Selahattin diyorlar. Selahattin ne yapabilir? Ben karamsar değilim. Ama yüzde yüz garanti veremeyebilirim.”
Evet, Selahattin ne yapabilir? Öcalan’ın dediği gibi Kronos çözüm için kendi kendini mi yutsun yani? Böyle bir şey olabilir mi?
Son söz
Bu yazıyı okurken “Hubrisli yaşlı narsisist Kronoslar!” gibi bir damgalama yapmak ve kötülüğü dışsallaştırarak başkasına yıkmak kolay yoldur.
Sistem bırakmamayı ödüllendiriyor ve biz de bu bozuk düzene belirli şekillerde muhakkak ki katkıda bulunuyoruz. Hepimizin içinde yakıcı ve yapıcı yapılar var. Hubris sendromuna kapılacak meyiller, Gollum gibi “kıymetlisine” tutunacak anlar, Kronos gibi kendi geleceğini yutma tehlikesi herkeste var. Fark şurada: Bazıları bu meyillerin farkında, bazıları değil, bazıları önemsiyor bazıları önemsemiyor. Kronossuz dünyalar, en azından mantıklı ve makul devir teslimler aslında mümkündür. Bunun için yeterince büyük devrimler tarih boyunca oldu ve bunlardan bir sürü ders de çıkardık. Şu anda da kurtulmak için olağanüstü erdemli süper güçleri olan liderlere ihtiyacımız yok, kurumların kişilerden güçlü olduğu yapılara, görev süresi sınırlarına, hesap verebilirliğe ve bizi kurtaracak tanrılar beklemek yerine kaderini kendi tayin etmek isteyen aktif özneler olmaya ve bunun için de eyleme geçmeye ihtiyacımız var. Çünkü Kronoslar kendiliğinden pek yok olmuyor.
Sevdiğim bir Kızılderili hikayesi var. Dede ile çocuk oturuyorlarmış, “Hepimizin içinde iki kurt var” diyor dede. “Biri iyi, biri kötü.” “Hangisi kazanır peki?” diye soruyor çocuk.
Cevap: “Hangisini beslersen”
Bu vesile ile geçmiş Babalar Günü’nüz kutlu olsun.
Kronos (Latince: Saturnus), Yunan mitolojisinde Titanlar’ın lideri, zamanın ve hasadın tanrısıdır. Zeus ve diğer Olimpos tanrılarından önceki daha ilkel bir tanrı kültünü anlatır. Kronos imgesi, Goya’nın ünlü “Oğlunu Yiyen Saturnus” tablosunda da ölümsüzleşmiştir.
Polis antik Yunan’da yalnızca fiziksel bir şehir değil, yurttaşlık topluluğunun örgütlenme biçimini ifade eder. Politika, politik kelimeleri doğrudan buradan türemiştir. Aristoteles’in “insan doğası gereği siyasal bir hayvandır” sözü de bu bağlamda okunmalıdır.
Faik Öztrak, CHP’de 6 dönemdir milletvekili olarak görev yapmaktadır. Babası ve dedesi de CHP’li siyasetçi olan Öztrak, siyaset aile şirketlerinin yakın dönem örneklerinden biridir.
Freud’un libido kavramı yalnızca cinselliği değil, sahip olmak, yaratmak, bağlanmak, başarmak gibi tüm yaşam enerjisini kapsar. Agresyon ise yıkıcı değil, yol açıcı, koparan, harekete geçiren dürtüdür. İkisi birlikte psişik enerjinin temel iki kaynağını oluşturur.
İpek Özbey ile yaptığımız söyleşi burada:
Hubris Sendromu, tarihçi ve nörolog David Owen tarafından kavramsallaştırılmıştır. Antik Yunan öğretisi ve mitolojisinde hubris, küstahlık, tanrılara meydan okuyacak kadar kibirli olmak anlamına gelir.
Sublimasyon olgun savunma mekanizmaları arasında sayılır. Kişinin bilinçdışı dürtülerini ve arzularını toplumsal açıdan
Süperego, Freud’un psike modelinin üç bileşeninden biridir (id, ego, süperego). İçselleştirilmiş toplumsal değerleri, ahlaki standartları ve ebeveyn sesini temsil eder.
Lacan’ın kuramında gösteren (signifiant), anlamı sabitlemekten çok erteleyen ve bir boşluğu geçici olarak dolduran dilsel/sembolik işaretlerdir. Fallus, Lacan’da anatomik bir organ değil, eksikliği örten, bütünlük yanılsaması yaratan bir gösterendir. İnsan öznesinin en temel deneyimi bir şeylerin eksik olduğu, bir boşluğun kapanmayı beklediği, “tam olamama” hissidir ve gösteren bu boşluğu geçici olarak dolduran sembolik bir işaret gibidir.
Kastrasyon, yani penisin kesilmesi, hadım edilmesi Lacancı psikanalizde anatomik değil sembolik bir kavramdır. Öznenin, sahip olmadığı bütünlük fantezisinden ve eksiksizlik yanılsamasından vazgeçmesi, yani sembolik düzenin sınırlarını kabullenmesi anlamına gelir. Kastrasyon kaygısı bu kabulün tetiklediği varoluşsal sarsıntıdır.
Jouissance, Lacancı psikanalizde ‘haz’ ve ‘zevk’ kelimelerinin ötesindedir ve sıradan hazdan farklı olarak acı ile hazzı bir arada barındırır.
Lacan’ın üç düzeni: Simgesel (Symbolique), İmgesel (Imaginaire) ve Gerçek (Réel). Simgesel düzen dilin ve yasanın alanıdır, kamusal olandır. İmgesel düzen imgeler ve özdeşleşmeler alanıdır. Gerçek ise ne simgeleştirilebilen ne de hayal edilebilen, söze gelemeyen, travmatik çekirdektir. Jouissance bu Gerçek alanında yaşanır.
Gollum (asıl adı Smeagol), Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi serisinden bir karakterdir. Tek Yüzük’ün etkisiyle yüzyıllarca yaşamış, Yüzük tarafından tüketilmiş ama onsuz da var olamaz hale gelmiş trajik bir figürdür. “Kıymetlisi” (My precious) olarak adlandırdığı Yüzük’e duyduğu bağımlılık, jouissance’ın edebiyattaki en güçlü temsillerinden biridir.
Büyük Öteki (Grand Autre / le grand Autre), Lacancı psikanalizde öznenin arzusunu ve kimliğini içine yerleştirdiği sembolik düzenin kendisidir. Dil, yasa, toplumsal normlar, tarih, bunların hepsi Büyük Öteki’nin bileşenleridir. Özne, Büyük Öteki’nin kendisini tanımasına muhtaçtır.
Ödipal çatışma (Oedipus kompleksi), Freud’un psikoseksüel gelişim kuramının merkezinde yer alır. Çocuğun ebeveynlerinden biriyle rekabet, diğeriyle özdeşleşme dinamiğini tanımlar.
Engellenen MHP kongresinde muhalif adayların ortak bildirisinde şu cümle yer aldı: “Tanık olduğumuz süreçte Genel Merkez’in talebiyle, AKP’nin kolluk kuvvetleri kurultay yapmamızı engellemektedir.” Haber linki:
https://www.diken.com.tr/mhpli-dort-muhalif-adaydan-ortak-aciklama-asla-vazgecmeyecegiz/
Kılıçdaroğlu ile ilgili yazı:
Psikoz, Lacancı psikanalizde Simgesel Düzen’in çöküşüyle tanımlanır. Toplumsal psikoz, ortak anlam çerçevesinin, paylaşılan gerçekliğin erimesidir. Kimse neyin geçerli, neyin geçersiz olduğunu bilemez hale gelir.
Öcalan’a ait alıntılar şu haberden alındı:
https://www.birgun.net/haber/ocalan-dan-dikkat-ceken-aciklamalar...












